Günümüzde hepimiz biraz daha üretken, biraz daha başarılı, biraz daha “mükemmel” olmayı hedefleyen bir dünyada yaşıyoruz. İlk bakışta bu hedefler motive edici, ilham verici ve olumlu gibi görünse de Alman filozof Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu kitabında ifade ettiği gibi bu durum modern bireyi özgürleştirmekten çok yoran, tüketen ve yalnızlaştıran yeni bir baskı biçimine dönüşmüş durumda. Han, disiplin toplumlarının dışsal baskı ve yasaklarının yerini, performans toplumunda bireyin kendisine dayattığı sonsuz “daha iyi” çağrısının aldığını söyler. Bu çağrı, modern bireyin görünüşte özgür ve özerk bir özne gibi hissetmesine rağmen aslında kendisini acımasızca denetlediği yeni bir tahakküm biçimidir. Han’a göre modern insan, kendisini sürekli geliştirme, daha üretken, daha zinde, daha eksiksiz olma hedefleriyle kuşatıldıkça tükenmişlik, depresyon ve kaygı gibi psikolojik rahatsızlıkların içine hapsolur.
Psikoloji literatürü mükemmeliyetçiliği genellikle üç ana boyutta ele almaktadır: kişinin kendisine koyduğu katı, çoğu zaman gerçekçi olmayan standartlardan beslenen “kendi-odaklı mükemmeliyetçilik”, daha çok çevrenin taleplerinden kaynaklanan “toplumsal mükemmeliyetçilik” ve diğer insanların kusursuz olmasına yönelik beklentileri içeren “öteki-odaklı mükemmelliyetçilik”. Thomas Curran’ın Mükemmellik Tuzağı kitabında ve TEDx konuşmasında (Our Dangerous Obsession with Perfectionism is Getting Worse) dikkat çektiği gibi özellikle ikincisi, son yıllarda küresel ölçekte ciddi bir artış göstermekte ve gençlerin sağlığını tehdit eden toplumsal salgın hâlini almaktadır. Gordon Flett’in dediği gibi:
“Bir mükemmeliyetçilik epidemisinin tam ortasında olduğumuzu düşünüyorum.”
Sosyolojik perspektif ise bu bireysel duygunun toplumsal kökenlerini ve sonuçlarını görmemizi sağlar. Modern kapitalist toplumlarda “daha hızlı, daha çok, daha iyi” mottosu yalnızca bir slogan değil; kimliğimizin ve değerimizin ölçüldüğü bir kriter hâline gelmiştir. Bauman’a göre, modern toplumda kimlik ve statü, kalıcı ve sabit olmaktan çıkar; sürekli güncellenmesi ve performansla yeniden üretilmesi gereken bir “proje” hâline gelir. Bu projeyi kusursuz bir şekilde yürütmek isteyen birey, kendini eksik hissettiğinde ya da hata yaptığında yalnızca kişisel bir başarısızlık yaşamış olmaz; aynı zamanda toplumsal gözle de “yetersiz” ve “eksik” konumuna düşer. Öte yandan Giddens’ın “geç modernite” kavramı, modern bireyin köklü toplumsal aidiyetlerin zayıfladığı bir dünyada kimliğini ve değerlerini sürekli olarak yeniden kurmak zorunda kalmasını açıklar. Bu süreç, bireyde sürekli bir belirsizlik ve kimlik arayışına yol açar. Beck’in “risk toplumu” kavramı ise modern dünyanın kaçınılmaz biçimde ürettiği belirsizlikler karşısında sorumluluğun giderek bireyin omuzlarına yüklendiğini ortaya koyar. Artık risk yalnızca çevresel felaketlerde, ekonomik krizlerde ya da teknolojik aksaklıklarda değil; kişinin yeterince iyi olup olmadığı, yeteneklerini yeterince geliştirip geliştirmediği ve toplumsal standartlara ne ölçüde uyduğu gibi öznel alanlarda da üretilir. Bu üç perspektif, mükemmellik arayışının neden yalnızca bireysel bir tercih değil, koşulların zorunlu kıldığı bir beklentiye dönüştüğünü gösterir. Birey, kendisini özgür ve bağımsız görse de, aslında toplumsal normlar, ekonomik koşullar ve teknolojik gelişmeler tarafından biçimlendirilen görünmez bir çember içinde hareket eder.
Akademik yaşam ise bu sürecin belki de en keskin biçimde hissedildiği alanlardan biridir. Akademide “mükemmel” olma baskısı; yüksek etki faktörlü dergilerde yayın yapma, sürekli proje üretme, uluslararası görünürlük sağlama gibi hedeflerle birleşerek, araştırmacıları sağlıksız bir performans döngüsüne sürüklüyor. Neo-liberal üniversite modeli, akademisyenleri “sürekli üretmek zorunda olan girişimciler” gibi konumlandırıyor. Bu modelde, bilimsel üretimin niteliği değil, niceliği öncelik kazanıyor. Bu durum ise akademik çalışmanın yalnızca bir entelektüel çaba olmaktan çıkıp adeta bir “üretim hattı” işleyişine dönüşmesine neden oluyor. Bu yoğun baskı, sadece fiziksel ve zihinsel tükenmişliği değil, aynı zamanda akademik üretkenliği de paradoksal bir biçimde sekteye uğratıyor. Araştırmalar, mükemmellik beklentisinin akademik alanda ertelemeye yol açtığını; çünkü “kusursuz” bir sonuç ortaya koyma kaygısının bireyi başlamaktan ya da tamamlamaktan alıkoyduğunu gösteriyor. “Mükemmel olmalı” düşüncesi, ilk adımı atmaktan çekinmeye, yapılan işi beğenmemeye ve bitmemiş projelerin birikmesine sebep oluyor. Bu da hem iş yükünü hem de suçluluk ve kaygı duygusunu artırarak bir kısır döngü yaratıyor. Sürekli artan yayın baskısı, proje sorumlulukları ve akademik görünürlük kaygısı, akademisyenlerde tükenmişlik sendromu riskini yükseltirken; aynı zamanda impostor syndrome gibi “aslında yeterince iyi değilim” düşüncelerini de besliyor. Bu psikolojik yük, yalnızca mesleki yaşamı değil; akademisyenlerin sosyal ilişkilerini, aile hayatını ve genel yaşam doyumunu da derinden etkiliyor. Sonuç olarak, mükemmellik baskısı, akademik üretimi güçlendirmek yerine çoğu zaman yavaşlatıyor; bireyi kendi zihinsel engelleriyle baş başa bırakarak hem üretkenliği hem de iyi oluş hâlini zayıflatıyor.
Bir de sosyal medyanın modern dünyadaki rolünü düşünelim: Sosyal medya, özellikle son on yılda mükemmellik arayışının en güçlü taşıyıcılarından biri hâline geldi. Instagram, LinkedIn veya Twitter gibi platformlarda herkesin “en iyi hâlini” sergilediği, başarılarını ve kusursuz görünen hayat kesitlerini paylaştığı bir kültür oluştu. İnsanlar kendilerini sürekli olarak başkalarıyla kıyaslıyor ve çoğu zaman kendilerini “eksik” hissediyor. Örneğin araştırmalar, sosyal medya kullanımının artmasının özellikle gençlerde depresyon ve kaygı düzeylerini yükselttiğini, beden algısı sorunlarını ve öz-değer kaygısını tetiklediğini gösteriyor. Böylece, “mükemmellik” artık yalnızca içsel bir beklenti değil; dijital ortamda sürekli görünür hâlde tutulması gereken bir vitrin haline geliyor. Ve bu vitrin, çoğu zaman gerçeği değil, idealize edilmiş bir hayatı yansıtıyor.
Sonuçta mükemmelliyetçilik, modern çağın en görünmez ve en güçlü tuzaklarından biri. Başarı, özgürlük ve kendini gerçekleştirme vaat ederken; bizi kendimize yabancılaştıran, kırılganlaştıran ve içten içe tüketen bir yük hâline dönüşüyor. Belki de asıl ihtiyacımız, kendimizi ve başkalarını “yeterince iyi” hâlleriyle kabul edebilmek, hataya yer bırakabilmek ve başarıyı insan olmanın tek ölçütü olarak görmeyi bırakmaktır.
Yazıyı buraya kadar okuduysan ve “ben de böyle hissediyorum” diyorsan, seni yalnız bırakmayacak bir podcast önermek isterim:
Mükemmellik arayışından yorulduysanız günlük rutinlerin sakin mutluluğunu anlatan bir film önerim de var: Perfect Days





Kaynaklar
Bauman, Z. (2005). Akışkan Modernite (Çev. S. O. Çavuş). İstanbul: Can Yayınları.
Beck, U. (2011). Risk Toplumu (Çev. B. Doğan & K. Özdoğan). İstanbul: İthaki Yayınları.
Curran, T. (2022). Mükemmellik Tuzağı (Çev. E. C. Ercan). İstanbul: Kronik Kitap.
Giddens, A. (1991). Modernliğin Sonuçları (Çev. E. Kuşdil). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Han, B. C. (2017). Yorgunluk Toplumu (Çev. S. Yalçın). İzmir: İnka Yayıncılık.
Keles, B., McCrae, N., & Grealish, A. (2020). A systematic review: The influence of social media on depression, anxiety and psychological distress in adolescents. International Journal of Adolescence and Youth, 25(1), 79–93.
Yazar: Sümeyye YAZICI


Bir yanıt yazın