Akademik süreç boyunca bize, üretmenin ya da kendi yeteneklerinle parlamanın değil; “Bu sınavı kazanırsan hayatın kurtulur” vaadiyle süren bir yarışın önemli olduğu öğretildi. Matematik sorularını en hızlı çözen, paragrafları en çabuk okuyan, beş seçenekten doğru olanı en kısa sürede bulan kişi olmak zorundaydık. Düşünmek yavaşlıktı, sorgulamak gereksizdi, hata yapmak sadece başarısızların işiydi. Böylece sistem, insanı geliştiren bir öğrenme süreci sunmak yerine bizi elemek, sıralamak ve tek bir kalıba sıkıştırmak üzerine kuruldu. 1990–2000 kuşağının sınav dönemlerinde fısıldadığı “Sanma ki şu son üç saatte hiç kimse ya da birisiyim” dizesi, bir noktada Pink Floyd’un “We don’t need no education” haykırışıyla yıllarca içimizde taşıdığımız o sessiz itirazı dile getiriyordu. Başarısız olan biz miydik, yoksa bireyi ölçülebilir performansa indirgeyerek görmezden gelen sistem mi?
Duvar, fiziksel olarak bir yapının yanlarını dışa karşı koruyan, iç bölümlerinin birbirinden ayrılmasını sağlayan dikey bir düzlemdir. Ancak bunun ötesinde, hayatımız boyunca ördüğümüz manevi duvarlar da bulunmaktadır. Bunlar bizi dış dünyadan ayırır, görünmez bir bariyer oluşturur. Bu duvarlardaki her tuğla ise rastgele orada değildir. Bizi içe kapanmaya ya da başkalarından uzaklaşmaya iten bir insanı, bir olayı veya bir deneyimi simgeler. Pink Floyd’un solisti ve bestecisi Roger Waters, The Wall albümündeki üç bölümlük bir şarkısı olan Another Brick in the Wall’da bahsedilen duvarların, onun kendisi olmasını engelleyen her kişiye ve her şeye bir gönderme olduğunu; hayatında kendisini kısıtlanmış hissettiren figürlere yönelik bir ifade taşıdığını söylemiştir. Şarkıda geçen öğretmen–öğrenci ilişkisi, yani otorite–itaat ikiliği, klipte de açık biçimde görülmektedir. Öğretmen, öğrencilerin kendileri gibi olmalarına izin vermez; onları tek tip hâle getirmeye çalışır. Bu nedenle pek çok kişi özellikle şarkının ikinci bölümünü bir tür anarşi marşı olarak sahiplenmiştir. Kimi için bu, belirli bir eğitim anlayışının tek tipleştirdiği başarı kavramına yöneltilmiş bir tepki; kimine göre ise hükümet–halk ikiliğine karşı bir başkaldırıdır. Yorum ne olursa olsun, verilen mesaj nettir: “Benden bunu istiyorsun, ama ben bu değilim.”
Duvar metaforuna Derrida’nın gözünden bakıldığında anlam daha da derinleşir. Derrida’ya göre Batı düşüncesi, kavramları ikilikler üzerinden kurar: iyi/kötü, akıl/duygu, öğretmen/öğrenci, özgürlük/itaat. Bu karşıtlıklar yalnızca farkları belirlemekle kalmaz; taraflardan birine görünmez bir üstünlük kazandırır. Böylece düşünce, hiyerarşik bir yapı üzerine kurulmuş olur ve bu yapı, kurumlara ve bireyin benlik algısına kadar sızar. Şarkının eğitim eleştirisi, tam da bu düzeni hedef alır; ikilikleri çözer, sınırları bulanıklaştırır. Aydınlanma fikriyle özdeşleşmiş eğitim, Derrida’nın “yapıbozum” kavramında olduğu gibi kendi karanlığını üretmeye başlar. Öğretmen bilgiyi özgürleştiren özne olmaktan çıkar, sistemin taşıyıcısına dönüşür; öğrenci ise eleştirel bir zihin değil, mevcut düzeni tekrar eden bir figür hâline gelir. Duvar, böylece yalnızca fiziksel değil, zihinsel bir doluluk kazanır: Düşünceyi biçimlendiren, sınırlayan ve içe kapatan bir yapı olmuştur.
Duvar metaforu yalnızca baskıyı değil, ikiliklerin görünmez gücünü de ortaya çıkarır. Eğitim sistemi, “aydınlık getirme” söylemi altında öğrenciyi pasifleştirir ve potansiyelinden uzaklaştırır; artık eğitim bir geçiş alanı değil, bireyin kendi duvarıyla yüzleştiği bir kırılma noktasıdır. Eleştirinin gücü, duvarı yıkmakta değil, nasıl örüldüğünü görünür kılmakta yatar. Derrida’nın yapıbozum yaklaşımı, binayı yok etmek değil, onu ayakta tutan varsayımları çözerek işleyişini açığa çıkarmaktır. Pink Floyd’un da yaptığı tam olarak budur: Sistemin dışından değil, içinden konuşur. “We don’t need no education” derken bile sistemin kendi dilini kullanır; çünkü eleştirinin kendisi bile mevcut düzenin terimleriyle kurulur. Bu içkinlik, yapıbozumun en temsilî özelliğidir: İçinde bulunduğun yapının dilinden kaçamazsın, ama onu bükebilir, çatlatabilir, çelişkilerini görünür kılabilirsin.
Şarkının bilerek kullandığı “yanlış” gramer, bu yaklaşımın bir parçasıdır. “Don’t need no” ifadesi, dilsel bir hata gibi görünür; oysa bu hata, sistemin dilini nasıl tekrar ettiğimizi ve nasıl içselleştirdiğimizi ortaya çıkarır. Dilin içindeki çatlak büyütüldükçe, dayatılan normun neye dayandığı görünür olur. Gramer kendi istisnasında çözüldüğünde, yapının kırılganlığı görünür hâle gelir. Derrida’nın düşüncesiyle paralel biçimde, şarkının bu tercihi de gösterir ki bir yapının kusuru, onu çözmenin anahtarıdır. Duvarın gerçek yıkımı balyozla değil; onu ayakta tutan mantığın sökülmesiyle gerçekleşir.
Bugün geriye baktığımızda en sarsıcı olan, sistemi kendimizden bağımsız bir otorite gibi düşünme yanılgımızdır. Başlangıçta “ya ben başarısızım ya da sistem” diye baktığımız yapı, aslında bizim pratiklerimizle yaşayan bir düzenden ibarettir. Duvarı yalnızca eleştiren değil; onu sürdüren, tekrar eden, içselleştiren ögeleriyiz. Tepki gösterdiğimiz otoritenin izleri, kullandığımız kavramlarda ve verdiğimiz kararlarda yaşamaya devam eder. Bu şekilde baktığımızda duvar dışsal bir engel olmaktan çıkar; düşüncenin içine yerleşen bir mekanizmaya dönüşür.
Bu nedenle değişim, dışarıdan gelen bir yıkım değil; içeriden başlayan bir çözülme süreciyle mümkün olur. Bir yapıyı dönüştüren şey, ona çarpan güç değil; kendi içindeki çatlakları fark eden bilinçtir. Duvarın dönüşümünü başlatan tuğla, çoğu zaman duvarın en derin katmanlarında, onu ayakta tutan mantığın içindedir. Yapıbozumun sunduğu imkân da burada belirir: Sistemin içinden konuşarak, kendi dilini kullanarak, o dildeki çelişkileri büyüterek yeni bir düzenin kurulabileceğini göstermek.
Bu perspektiften bakıldığında sonuç karamsar değildir. Aksine en büyük olasılık tam buradan doğar: Eğer sistemi kuran bizsek, dönüştürebilecek olan da biziz. Duvarın içindeki tuğlanın yerinden oynaması bile bütün yapının yeniden kurulabilir olduğunu gösterir. Böylece eleştiri, dışarıdan bakan bir jest olmaktan çıkar; bireyin kendi varoluşunda başlayan iç dönüşüme evrilir.
Roger Waters’ın dediği gibi: “All in all, it was all just bricks in the wall”. Sadece bir tuğla olabiliriz ama onu duvar yapan da yine biziz.
Kaynaklar
Türk Dil Kurumu, “TDK Sözlük,” https://sozluk.gov.tr/ (Erişim: 11 Kasım 2025).
Composing Writing V2, “The Real Meaning of Another Brick in the Wall by Pink Floyd,” https://composingwritingv2.weebly.com/project-text/the-real-meaning-of-another-brick-in-the-wall-by-pink-floyd (Erişim: 3 Kasım 2025).
Cevizci, A. (2009). Felsefe tarihi (Vol. 5). Say Yayınları.
Yazar: Senay ÜRGEN


Bir yanıt yazın