Okumak, her zaman ilerlemek değildir; okumak vazgeçmemek, ısrar etmektir. Bazı yaşamlar bu vazgeçmeyiş sayesinde anlamlıdır.
“Oku, adam ol.”
“Okumazsan sürünürsün.”
“Okumak elinde altın bilezik!”
Tüm bu ifadeler yalnızca bir ebeveyn nasihati değil; bir kuşağın ve onlarca insanın çok uzun yıllar boyunca kolektif ahlak pusulasını oluşturuyordu. Okumak, bizim hikayemizde sadece meslek sahibi olmak ya da diploma edinmek anlamına gelmiyordu. Bu iki temel işlevin yanında okumak, bireyin kendisini eğitim aracılığıyla toplumda ontolojik olarak inşa etmesiydi. Daha da önemlisi eğitim; sosyal hiyerarşideki tüm fırsat eşitsizliklerini – ekonomik koşulların, kökleşmiş ayrılıkların ve sınıfsal statüdeki acımasız işleyişin yarattığı uçurumları- bilginin ışığında, o büyülü okul sıralarında eşitlenmesini sağlayan yegâne güçtü. Bilgi, sosyal hareketliliğin en dürüst yapı taşıydı. Ancak bu yapı taşı; okumanın bireyi ve toplumu inşa eden o yavaş ritmi, zamanla hızın belirleyici olduğu yeni bir toplumsal düzen tarafından kuşatıldı.
Hızın Diktatoryası
Kütüphane kartları, toplumsal statünün en sessiz ama en güçlü nişanelerinden biriydi. İyi bir öğrenci olmak için çok okumak, zamanını kütüphanenin kitap dolu raflarında geçirmek şarttı. Kütüphaneler; öğrencilerin ulaşmakta zorlandıkları her kaynağa erişebildikleri, akranlarıyla sohbet edebildikleri ve bilgiyi paylaştıkları kutsal bir alandı. “Oku, başarılı ol” sözü ise bir hayat pusulasıydı.
Okumak, öğrenmek, kitapları karıştırmak, kalem ve kâğıda aldığımız onlarca not bize bilgi aracılığıyla yeni kapıların açılmasını sağlıyordu. Ancak zaman değişti ve rüzgâr tersine döndü. Entelektüel üretim, sistemli bir adanmışlık ve sabırla örülen o eski başarı tanımı; yerini baş döndürücü bir hız diktatoryasına bıraktı. Hız, bilgiyi istila etti. Artık başarı; uzun yıllara yayılan bir emeğin ürünü değil, yapay içeriklerin ve anlık parlamaların gölgesinde, işlenmeden sunulan bir tüketim nesnesine dönüşmüştü. Öğrenmeye devam etmek, yerinde saymak olarak görülmeye başlandı. Uzun süre belirli bir sorunun peşinden gitmek veya tek bir alanda uzmanlaşmak ise açıklanması gereken bir gecikme olarak nitelendirildi. Özellikle akademide kalanlar, bilgiyi ilmek ilmek işledikleri halde hız ve fayda ölçütlerine sığmadıkları için değeri ertelenenler haline geldiler. Çünkü düşünmek yavaş bir işti.
Hala mı Okuyorsun?
Bu yeni düzende zaman artık bireyi olgunlaştıran bir öğretmen değil; onu hızla tüketen, yapay ve basit bir av konumuna düşüren düzeneğin bir parçasıdır. Öyle ki, insanın on yıllar boyunca deneyip öğrenerek inşa ettiği teknoloji, bugün kendi yaratıcısını aşan bir hızla içeriği bağlamından kopardı. Bilgi artık derinleşmek, gelişmek için değil sadece geçilmek ve kısa sürede yenisini üretmek için var. Devinim halindeki bu “üret, tüket, yeniden üret” üzerine kurulu sistem artık insanlara okumayı tavsiye eden o dış sesten hala mı okuyorsun diye soran yargılayıcı bir sese devşirildi. Bu hız illüzyonu içerisinde, akademinin yıllara yayılan devasa üretim çabası trajik bir paradoksa dönüştü. Bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça, bilginin değeri sarsıldı. Akademisyenin bir arı titizliğiyle, sabırla ve adanmışlıkla inşa ettiği o bilgi kümesi; modern dünyanın anlık sonuç isteyen pazarında artık sadece işlevsiz bir laf kalabalığı olarak görülüyor. Uzun süredir aynı yolda olmak bir başarısızlık olarak görülmeye başlandı. Halbuki üreten, yaratan, icat eden, problem çözen ve anlam sunan yine akademiydi. Artık hızlı tüketime ve sığ sonuçlara yanıt veremeyen akademi yavaşlığın, muktedir bir çabanın ve kelimelerle rakamlar arasına sıkışmış bir yalnızlığın durağı haline geldi.
Var Olma İradesi: Vazgeçmemek Bir Direniştir
Peki, tüm bu gürültünün ortasında bizler; yani akademinin ve öğrenmenin o sonsuz döngüsünde nefes alanlar, benliğimizi bu hız çağının dayattığı yeni toplumsal gerçekliğe teslim mi edeceğiz? Asla. Unutulmamalıdır ki; dünün temelini atan, bugünü sessizce inşa eden ve yarını yeniden kurgulayacak olan, bizim o yavaş görünen ama yılmadan devam eden sabırlı çalışmalarımızdır. Derinliğimizde ürettiğimiz çözümlerin, hız tutkunu bir dünyanın yeni dünya sanrılarına anlık yanıtlar vermemesi bizi değersiz kılmaz; aksine bizi hakikatin yapı taşlarından birisi yapar.
Bugünün bilgisini ilmek ilmek dokuyan bizsek, yarının ışığını yakacak olan da biziz. Kendi varlığımızdan ve birlikte düşünme ısrarımızdan neden vazgeçelim? Bizler, tarihin anlam omurgasını oluşturanlarız. Dünya hızlı hareket etmeye karar verse de biz üretmeye, sorgulamaya ve daima okuyan olmaya devam edeceğiz. Çünkü biliyoruz ki; her şey tükendiğinde, geriye sadece derinliği olanlar kalacak. Hatırlatmak isterim ki düşünmek hala radikal bir eylem ve bilerek tamamlanmamayı seçmek ise akademinin en zarif direniş biçimidir.
Yazar: Gamze SU


Bir yanıt yazın